BATMADAN ÇIKABILMEK LAZIM

Modern hayatlar, suni mutluluklar, senkronize yalnızlıklar.Yapmak isteyip de yapamayacağımız şeylerle doldu taştı dünya. İzlenecek tonla film, dizi, okunacak kitap, gidilecek, görülecek, gezilecek yerler ve ortalama 70 yıl ömür var heybemizde. Hepsini de bu zaman dilimine sığdırma telaşı…

Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor bize. Belirtilen bir öğretiye hazırlanıyoruz her an. Almanca, İngilizce, Latince, Goethe, Schiller, Rus- Alman Savaşları, Karlofça- Pasarofça Antlaşmaları, Fen Bilimleri, sayıların kökenleri, köklerin kareleri, tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. Bulutların oluşması…

Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum. Bizi bıraksalar, ben onun dizlerine yatsam.İçgüdülerimizle gövdelerimizi tanısak. Birbirimizi sevsek. Doğanın geliştireceği sevgi içinde büyüsek, ana karnındaki çocuk gibi…

Anlatamayacağım…

Bu insanlar, Guguk Kuşu filmini de, Napolyon’un Yaşam Öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrindeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle izleyebiliyorlarsa, elimden ne gelir?

Çin menşeli kalpler. Herkes birbirinin eski sevgilisi. Herkesin birbirinde birini unutma ve eskitmeçabası…

Tüketim çılgınlığı…

Pamuk ipliğine bağlı sebeplerle biten arkadaşlıklar…

Issız adamlar…

Elektronik cihazlara olan bağımlılık…

Bana dokunmayan yılan bin değil, on bin yıl yaşasıncılık…

Tepesine vur ekmeğini al, gene de sesini çıkarmayan ezik toplum…

Âşık olamamak. Hızla çoğalan one night stand geceleri…

Uç kesimlerde yaşayan insan tipleri…

Maaşı bankalar arasında bölüştürmek için çalışan; beyaz, mavi, pembe bilumum renkli yakalı çalışan…

1 haftalık tatil için 12 ay çalışmanın mantıksızlığı…

Kafanın üstünde sürekli bir soru işareti ile gezmek…

Vücudun 3/1 suysa geri kalanı depresyon…

Birbirine hava atmak için alınan gereksiz mobilyalar…

Çiçeklerle, otla, böcekle konuşmaya başlamak

İnsandan çok eşyaya değer verme…

Sokaktaki vahşi ortamdan korumak amaçlı eve hapsettiğimiz, zorla evcilleştirdiğimiz hayvanlar…

Özgürlüğü çok yanlış anlamış popüler kültürün eşiğinde can çekişen paragöz kızlar…

Yalnızlık Modern hayatlar, suni mutluluklar Modern hayatlar, suni mutluluklar, senkronize yalnızlıklar.

Trafik… Uzun süren kırmızı ışıklar, kısa süren yeşil ışıklar…

Kendine büyük önem atfetme…

Evliliği kurtarmak için yapılan çocuk…

Bitmek bilmeyen kas ve eklem ağrıları…

Klima ve ışıktan doğan ofis savaşları…

Sorgulamayan ve üretmeyen, hazıra konan insan modeli…

AVM… Fast Food…

Asgarisi ödenmiş kredi kartı ve her ay diğer aya ötelenen borcu…

Bedava dağıtıldığını düşündüğüm gri ve yeşil renkli eşofmanla dolaşan genç kabileler ve ilginç saçları…

Hak, hukuk, adalet kavramlarının deforme olması…

Özkültürünü unutma ve her yeni çıkan akıma uyma gereksinimi, uymazsa dışlanma korkusu…

Her toplumsal olayda ülkeyi, her şeyi bırakıp kaçma isteği…

Kendini kendinden başka herkese beğendirme arzusu ve büyük çekişme… (Altında yatan amaçseks tabusu ve açlık. Kabul edemediğimiz ilkellik duygusu.)

Her nerede değilsek orada mutlu olacakmışız hissi…

Sonrasında da; “Nereye gitmek istiyorum ki? Nereye gidebilirim ki? Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi?” hissi…

Asla bitmek tükenmek bilmeyen, sonu gelmeyen egolar ve sonucunda kocaman bir yalnızlık…

Neden eski zamanlarda yaşamak istiyoruz?

Çünkü eski zamanlarda her şeyin değerli olduğunu düşünüyoruz. Sebep?

Bilinmezlik…

Eskiden her şeyi bilmiyorduk. Her şeyi yarım yamalak değil, bir şeyi biliyor, iyi biliyorduk.  Konunun uzmanıydık, zalimi değil… Gizemliydik. Çok iletişim halinde değildik. Şu an beklemenin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Birmektup gönderdiğimiz de; aylarca mektubun ne zaman geleceğini, içinde ne yazdığını, o bekleme sürecini, heyecanını, geldi mi gelecek mi tedirginliğini, postada mı kayboldu endişesini yaşardık.

Ya şimdi? “Okundu” ibaresi görmek, “İletildi” mesajını almak sabırsız kalplerimize soğuk su serpiyor.
Sevdiğin kızla/erkekle buluşmak için çeşme başları buluşma yeriyken, şimdi ne çeşme kaldı ne de o köy… Ofislerdeki sebil başında insanlar birbirinin yüzüne bile bakmıyorken, şimdiki buluşma yerleri kapitalist iktidarların sevdiği adamlarının isimlerinin verildiği meydanlar oluyor.

Eskiden buluşmak için verilen saat diliminde orada olunurdu. Söz önemliydi. Şimdiki gibi beş dakikada bir;“Geldin mi?”, “Neredesin?”, “Hâlâ gelemedin mi?” of pof, afra tafra sıkıntılarına girilmiyordu. Gelmezse, gerçekten önemli bir işi çıkmıştı, “Yoksa gelmemezlik yapmaz!” düşüncesi vardı. Oysaki şimdiki zamanda öyle mi?

Eğer gelmemişse “Kesin bir şey var”dır. Neden gelmediğinin sebeplerinden, birbirinden haincedüşüncelerle beş bölümlük korku-dram dizisi çekilebilir. O zamanlar aşk, haber alınamadığında“Başına kötü bir şey mi geldi?” diye düşünmekti. Garantici ruhlarımız heyecan, tedirginlik, endişe nedir bilmeden, bekleme duygularından yoksun;mekanik bir şekilde dolaşıyor, çarpık kentleşmiş, yeşilden yoksun bu şehirlerde.

Huzursuzluğun Kitabı’nda şöyle yazıyor:

BU YÜZLERİ, BU ALIŞKANLIKLARI, BU GÜNLERİ GÖRMEK İSTEMİYORUM ARTIK. BAŞKA BİRİ OLMALI. HÜCRELERİME SİNMİŞ BU ROL YAPMA SAPLANTISININ YORGUNLUĞUNU ATMALIYIM. UYKU HUZURLA DEĞİL, HAYATLA ÇÖKSÜN ÜSTÜME. DENİZ KENARINDA BİR KULÜBE, HATTA DAĞLARIN SARP ETEKLERİNDE BİR MAĞARA YETER BANA. NE YAZIK Kİ İSTEMEKLE OLMUYOR.

KÖLELİK BU HAYATIN YASASIDIR; BAŞKA BİR KURAL DA YOKTUR ZATEN, ÇÜNKÜ İSYAN ETMENİN DE, KAÇMANIN DA MÜMKÜN OLMADIĞI, KAYITSIZ ŞARTSIZ BOYUN EĞİLEN YASA BUDUR. KİMİLERİ KÖLE DOĞAR, KİMİLERİ SONRADAN OLUR, KİMİLERİ İSE KÖLELEŞTİRİLİR. ÖZGÜRLÜĞE OLAN KORKAKÇA SEVGİMİZ (ANSIZIN ÖZGÜR KALSAK, BU SEFER DE YENİ BİR ŞEY OLDUĞU İÇİN YADIRGAR, HEMEN KAÇARDIK ÖZGÜRLÜKTEN) KÖLELİĞİN ÜZERİMİZDEKİ AĞIRLIĞINI AÇIKÇA GÖSTERİYOR.

BENİ ELE ALALIM; HER ŞEYDEKİ, YANİ KENDİMDEKİ TEKDÜZELİKTEN KURTULMAK UĞRUNA BİR KULÜBEYE YA DA MAĞARAYA KAÇMAYA HAZIRIM; AMA KENDİ VARLIĞIMIN BİR ÖZELLİĞİ OLAN TEKDÜZELİĞİ GİTTİĞİM HER YERE TAŞIYACAĞIMI BİLE BİLE, O KULÜBEYE GİTMELİ MİYİM ACABA? VAROLDUĞUM YERDE, VAROLDUĞUM İÇİN GÖĞSÜM SIKIŞIRKEN VE BU HASTALIĞIN ETRAFIMI SARAN ŞEYLERDEN DEĞİL, CİĞERLERİMDEN KAYNAKLANDIĞINI BİLİRKEN, DAHA RAHAT NEFES ALABİLECEĞİM BİR YER BULABİLİR MİYİM?

Genel olarak bulamıyoruz ve bulamadığımız içinde bedenlerimize toplumun istediği kişilikleri monte edip, kiralık ruhlarla dolanıyoruz, birbirimize çarpa çarpa…

Modern hayatlar, suni mutluluklar

Birbirinden bağımsız, gündüz ve gece hayatımız oluyor. Bildiğin maskeli balo ve günün belirli saatlerine uygun, sahte yüzlerini takınarak geçirdiğimiz mevsimlerimiz var.

Mesela, kahve içmeden ayılamadığını savunan (ki gerçekte tadından pek mutlu olmayan ve buna yarım bırakılan kahve bardakları en büyük şahitken), öğlen yediği salatasının ne kadar pahalı olduğuyla kendi ederini karşılaştıran,elit olduğunu sanan beyaz yakalı; tüm parasını verdiği ama daha adını söylemeyi başaramadığı alengirli kahvesi ve bilmem ne soslu salatasından ötürü, akşam evinde dünden kalmış makarnasına talim edeceğini bile bile modern hayata uyum gösteriyor, suniolarak mutlu oluyor.

Gelelim diğer renk yakalı arkadaşımıza…

Asgari ücretle çalışan ama maaşının boyunu üç kat aşan ve taksitle alınmış son model cep telefonuyla, İnstagram’da çay fotoğrafı yayınlayarak, altına bir de Cemal Süreya şiiri döşemekten geri kalmayan mavi yakalının durumu beyaz yakalıdan bir tık aşağıda, ama aynı acizlikte.Pülümürlü Cemal Süreya bileydi şiirlerinin böyle harcanacağını, eminim yazmazdı.

Neyse işte, sevgili beyaz ve mavi yakalı kardeşlerim; ikiniz de yalnızlıktan kusuyorsunuz biliyorum.

Nereden mi biliyorum? Biliyorum işte, karıştırmayın.

Ne büyük yalnızlık içerisinde olduğumuzu bilmemize rağmen, bu dayatılan teknolojik moda ve kendimizle baş başa kalmamamız için yapılan büyük sosyal deneyde, zenci fare deneği olmaktan kaçınamıyoruz. Bin bir türlü teste tabiyiz. Bu durumdan rahatsız olsak bile başka bir çaremiz olmadığını düşünüyoruz.

Eğer kendimizle baş başa kalırsak ne kadar küçük olduğumuzu görmekten korkuyoruz. Korkularımızla, utançlarımızla, pişmanlıklarımızla yüz yüze gelmek mutlu etmiyor. Modern insan rahat etmek ister. Bıkkınlık veren kahve, çay, mavi, şiir, fotoğraf ve mekân check-in‘leriyle yüzeysel olarak mutlu olmak ne kadar işimize geliyorsa demek…

Sosyal-Medya-bağımlılığı Modern hayatlar, suni mutluluklar Modern hayatlar, suni mutluluklar, senkronize yalnızlıklar Sosyal Medya ba    ml  l

Peki, onlar işimize geliyor da, biz nereden geliyoruz?

Biz; ayrı ayrı bitişik evlerde izole olmaktan, beton varoş şehirlerden, hapishane hücrelerinden, yetimhanelerden ve özel ünitelerden, medyanın beyin yıkamasından, tüketicilikten, bedeni cezadan, şiddeti reddeden ideolojiden, depresyondan, hastalıktan, rezaletten, utançtan, insanların alçalmasından, emperyalizm tarafından sömürülen bütün bir halktan geliyoruz… Klişedir, balık hafızalı milletiz vesselam.4

Geldiğimiz yerleri unutup, gitmek istemediğimiz yerlerde mahsur kalıyoruz. Mahsur kaldığımız bu yeni dünyada,sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp, sarsıp akıtmaya çalıştığımız afili musluklar, apartman lambasının bile fark etmediği biz silik insanlar var.

Bu konuyla ilgili acı bir anım var:

Devrimci bir abim vardı,“dı” diyorum çünkü artık yok! Yaklaşık 10 yıl cezaevinde kaldı. Suçu malumunuz,düşünmek! 10 yıl sonra özgürlüğüne kavuşan abim ve arkadaşları dışarıya yemek yemeye gitmişler. Gördüğü işkenceler ve yıllar yılı kapalı bir alanda kalmanın vermiş olduğu etkiyle, tek başına yürümekte zorlanan abim lavaboya gitmiş ellerini yıkamaya. Ellerini yıkayacakmış ama musluk akmıyormuş. Musluğun düğmesi, başlığı, hiçbir şeyi yok. Hani şu, elini sensöre tuttuğunda akan musluklardan. Ama anlayamıyor. Utanıyor sormaya. Ellerini yıkamadan geri dönüp oturuyor yerine. “Soramadım” diyor. “Okumadığın kitap kalmadı bunu mu bilmiyorsun?”diye sorarlar diye, “Kitaplar da yazmıyor ki, ne bileyim yavrum, utandım sormaya.” demişti anlatırken. “Ben içerdeyken ne kadar çok şey değişmiş. İnsanlar değişmiş, musluklar bile değişmiş”dedi.

İçime bir şey oturdu o akşam, ben de tek başıma yürüyememiştim o ağırlıkla. Abim bir yıl sonra kalp krizi geçirip vefat etti. Ne zaman bir yerde afili musluk görsem sinirleniyorum ve küfrediyorum.

Mehmet Pişkin mesela… “Yaşayacağım bir şey kalmadı”diyerek yaşamına kendi eliyle son verdi.

Mehtap Zengin… Cinsel tercihinden dolayı toplum baskısından bunalıp, intihar eden trans bir birey.

Tek-Tip-insan Modern hayatlar, suni mutluluklar.

image

Sunday song

Affedilmeyen
Yeni biri katılınca bu dünyaya
Hemen boyun eğdirilir
Bitmek bilmeyen acılı gurur kırılmalarıyla
Genç oğlan onların kurallarını öğrenir
Zamanla çocuk içine kapanır
Haksızlığa uğramış bu şamar oğlanı
Tüm kendi düşüncelerinden mahrum bırakılmış
Genç adam mücadeleyi sürdürür ve bilir
Kendi kendine verdiği bir sözü
Bugunden sonra hiç kimse
İradesine alamayacktır

Ne hissettiysem
Ne bildiysem
Gösterdiklerimin içinde parıldamadı asla
Hiç olmadım
Hiç görmedim
Görmeyeceğim olabilecek olanları
Ne hissettiysem
Ne bildiysem
Gösterdiklerimin içinde parıldamadı asla
Hiç özgür olmadım
Hiç kendim olmadım
Bu yüzden sizi affedilmeyen ilan ediyorum

Tüm yaşamlarını adıyorlar
Onunkini çekip çevirmeye
O hepsini memnun etmeye upraşıyor
Bu acılı adam
Hep aynı şey yaşamı boyunca
Sürekli savaştı
Kazanamayacağı bir savaş bu
Yorgun bir adam görüyorlar artık aldırmayan
Yaşlı adam hazırlanıyor o zaman
Pişmanlık içinde ölmeye
İşte o yaşlı adam benim

Ne hissettiysem
Ne bildiysem
Gösterdiklerimin içinde parıldamadı asla
Hiç olmadım
Hiç görmedim
Görmeyeceğim olabilecek olanları
Ne hissettiysem
Ne bildiysem
Gösterdiklerimin içinde parıldamadı asla
Hiç özgür olmadım
Hiç kendim olmadım
Bu yüzden sizi affedilmeyen ilan ediyorum

Siz beni yaftaladınız
Bende sizi yaftalayacağım
Bu yüzden sizi affedilmeyen ilan ediyorum