Etiket arşivi: film#müzik

Torino Atı.

https://youtu.be/aoERWukgg_Q

Neden yaşadığını kendine sorabilen tek canlı olması insanın kendi varlığından duyduğu endişeyi gündeme getirir. Tarihsel süreçte neden yaşadığını anlamlandırma çabası, ortak bir amaç edinmeye çalışan insan evladının elle tutulur bir cevap bulamasa da sorunu ortadan kaldıracak nitelikte kurgular yapmaya sevk etmiştir. Önce tanrılar sonra Tanrı ve onların dinleri bilinmeyenden aldıkları güçle öbür taraftan ulvi cevaplar sunmuş ve artık mesele inanmak ya da inanmamaya indirgenmiştir. Gerçeğin ve sıradanlığın verdiği amaçsızlık kendi beyni içinde yaşayan insan için diğer bir ifadeyle hayvan bedenine kıstırılmış bir bilinç için yaşama uğraşını beyhude bir çabaya dönüştürür. Çünkü o bilinç yemek, çoğalmak ve dışkılamaktan başka bir işe yaramadığını düşündüğü bu kıllı bedenlerden daha “iyisini” tahayyül etme kapasitesine sahiptir. Böylelikle bütün büyük dinler bedeni olumsuzlayan bir yapıyı inşa ederken bu imkansız görünen -bedeni terk etme ve üstün bir varlığa karışma- çabası var olmanın dayanılmaz endişesini insan evladının sırtından alır ve ona ulvi bir görev verir.

Peki tanrıların ve Tanrı’nın öldüğü, anlamını yitirdiği bir çağda insan ne için yaşar? Gün gelip biri “Ahlakın Soy Kütüğü Üzerine” kafa yorarken dünya daha önce görülmemiş bir biçimde Kutsalların sömürüsüyle yönetilmektedir. Artık düello yapmanın, onurlu olmanın bir ehemmiyeti kalmadı derken Nietzsche, kimselerin anlamadığı o ironik deli üslupla “Şen Bilim”de Tanrı’nın öldüğünü ilan eder. Onurun, erdemin ve daha nice ulvi olgunun insan evladını terk ettiği bir çağda insan ne için yaşayacaktır? Tanrı’nın hükmü ortadan kalkarken iyi ve kötü kendine dayanak bulamazken “neden yaşıyoruz” sorusu şimdi hazır bir kurgudan (dinlerden) yoksun kalan insan için başa dönmeyi dayatır, güçlen, çoğal ve dünyaya hakim ol! Artık Tanrısız insanın bundan böyle Tanrı olmaktan başka çaresi kalmamıştır. Tanrı ise “iyi”nin ve “kötü”nün ötesindedir.

“Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Öne, arkaya, sağa, sola, her yere düşmüyor muyuz? Hâlâ bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzde boşluğun nefesini duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Tanrı öldü! Tanrı öldü! Onu öldüren biziz!”

Béla Tarr son filmim dediği The Turin Horse’u kendine yakışır bir biçimde Nietzsche ile başlatıyor. Aslında bu eser başlı başına bir Nietzsche filmi olarak bile nitelendirilebilirdi fakat Nietzsche’nin meşhur ‘kırbaçlanan at hikayesi’ni siyah arka plan üzerine bir dış ses aracılığıyla anlatmaya başlayan Béla Tarr’ın asıl merak ettiği atın akıbeti oluyor. Dolayısıyla bu yazının ilk derdi de At’ı anlamlandırmak olacaktır.

Birçok simgesel anlatımda at “iyi bir şey”i temsil eder. Nietzsche “Ahlakın Soy Kütüğü”nü çıkarırken “iyi ve kötü”nün kökenine inmeye çalışır. Öncelikle Nietzsche’nin iyi bir dil bilimci olduğunu belirtmek gerekir. Bu noktada Nietzsche çalışmalarında “iyi” sözcüğünün aslında eski dillerde bulunan “soylu” kavramından türediği sonucuna varır. At hayvanının tahayyülümüzde kendinden “iyi” oluşu ise bu hayvanın eski zamanlarda “soylu”ya ait bir binek olmasından kaynaklanması muhtemeldir. Yani iyi olan ezelden iyidir, soylu, güçlü ve yüksek bir konumda olan “iyi”nin niteliğini belirleyebilmektedir. Bunun tam tersi “kötü” ise gösterişsiz ve kaba olandır. Bir zamanlar şalvar giymek iyiyken şimdi takım elbise giymek iyi oldu ise bunu birilerine bağlamak ve bunun o kişilerin “iyi”si olduğunu anlamak pek güç değildir. Dolayısıyla bizim “iyilik” dediğimiz aslında başkalarının iyiliğidir. Bu noktada iyiliğin dallanıp budaklanıp büyük dinlerin ortak amacı haline gelmesi ve insanları kabalıktan, soysuzluktan kurtarmayı hedefleyerek “ruhani” dediğimiz yapının en temel yapı taşlarından birini oluşturması “ruh” denilen yapının inşasında kullanılan malzemenin en azından kökenine inmemizi sağlamaktadır.

“Kırbaçlanan At” hikayesine geri dönersek At’ı bundan böyle iyi ve ruhani olan yani insanın olmaya çalıştığı belirlenmiş bir iyilik timsali olarak görebiliriz. Soylu ve iyi olanın büyük ölçüde hüküm sürdüğü 19. Yüzyıl’a kadar dinin egemenliği kuşkusuz normaldir. Böyle bir egemenlik altında soyluluk, onurluluk, yücelik vb kavramların kökeni de belirli bir zümrenin etkisi altında şekillenmekteydi. Dolayısıyla Nietzsche, “Tanrı öldü” derken aslında “iyi ve kötü” diye bir şeyin var olmadığından bahseder. Yapılması gereken iyi’nin ve kötü’nün ötesine geçerek özgürleşmek ve insanın bütün potansiyelini kullanacağı üst-insana evrilmektir. Fakat Nietzsche uzun suskunluğuna kadar hep bir ikilem içindedir, hem özgürleşmek ve üst-insana ulaşmaktan bahseder hem de bütün çabalarını boşa çıkartan bir sonsuz döngüyü savunur. “Kırbaçlanan At”da Nietzsche bengi-dönüş fikriyle kendi ruhuna yüklediği değerler kümesinin ona nasıl işkence çektirdiğini anlamıştır. Başkalarının iyi’siyle kırbaçlanan ruh, yorgun, argın ve bitiktir artık bedeni taşıyacak gücü kalmamıştır. Olaydan sonra on yıllık suskunluktan önce “ne kadar aptalmışım anne” diye serzenişte bulunan Nietzsche’nin haleti ruhiyesi bu bakımdan oldukça yorumlanabilir durmaktadır. Uzun süreler “bengi-dönüş” teziyle evrende hiçbir şeyin değişmediğini enerjinin aktarımı yasasıyla bunun bir gün kanıtlanacağını düşünen Nietzsche o dönemler kaderci düşüncenin ağında kendini yiyip bitirmektedir. Dünya’ya bin kere de gelse hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve hayatı olumlamaktan, olduğu gibi kabullenmekten başka çaresi olmadığını savunur. Bu noktada “ne kadar aptalmışım anne” serzenişi büyük ihtimalle -daha sonra Bernhard’ın uzun monoloğunda da değinileceği üzere- “bengi-dönüş” fikrindeki ısrarından kaynaklanmıştır. Bununla ilgili Lou Salomé şöyle yazmıştır:

Sonsuz Dönüşü ve onun bütün sonuçlarının kesinliğini kabul etmek için gösterilen çabanın Nietzsche’nin sinirlerini yıprattığını ve onun deliliğine neden olduğunu her zaman düşünmüşümdür.”

Nietzsche’nin atın boynuna dolanıp bayılmasının akşamında eve dönen arabacı tahtakurularının suskunluğuyla karşılaşır. Varlığı anlaşılmayan fakat yokluğu fark edilen tahtakurularıyla Tanrı arasında kurulan metaforik bağlantı sinemada gördüğüm en güzel anlatımlardan biridir. Belki de tam o saatlerde ne kadar yanılmış olduğunu anlayıp Tanrı’yı -bu sefer- bengi-dönüş fikriyle birlikte öldüren ve suskunlaşan aslında Nietchze’dir ya da Tanrı öldüğü için susan tahtakuruları. Ufak ama etkileyici bir değişimdir bu, yıllardır yanı başlarında tıkırdayan bu canlıların varlığı unutulsa da durduklarında ya da yazgıları bozulduklarında evlerinin (evrenlerinin) bir parçası olduğu anlaşılır. Artık bir şeyler (yazgı) bozulmuştur. Bundan böyle Nietzsche değiştirilemez yazgı fikrinin onu düşürdüğü ikilemden kurtulmuş ve belki de ilk defa Tanrı’nın ölmüş olması gerçekten onu özgürleştirmiştir.

Baba Ohlsdorfer ve kızı sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi rutinlerine dönerler. İşe gitmek için hazırlanan baba, atı ahırdan çıkartıp semerini geçirdiğinde atın hareket etmediğini görür ve acımaksızın kırbacını atın sırtına tekrar geçirir. Baba bütün çabalarına rağmen kızının uyarısıyla atın artık hareket etmeyeceğini anlar, çünkü artık Tanrı ölmüş, değerler kümesi dağılmış ve hayat anlamsızlaşmıştır. Bundan böyle gündemdeki soru -hayatı olumlama ihtimali ve yazgıcılık da ortadan kalktığı için- Ruhun bedeni taşıyacak gücü nereden bulacağıdır? Ve Bela Tarr ustalığını konuşturup varoluşun dramatik sıkıcılığını, durağanlığını ve yavanlığını müthiş görsellerle bize sunmaya başlar.

Baba Ohlsdorfer Bernhard’ın uyarılarına kulak asmayarak hayatına devam etmek ister. Ertesi gün tekrar atını ahırdan çıkartıp yola koyulmak istediğinde atın durumunun bir önceki günden daha da kötü olduğu anlaşılır. Yemeden ve içmeden kesilen at artık anlaşıldığı üzere hayattan umudu kesmiştir. Bundan böyle hareketin de bizatihi terk ettiği Ohlsdorfer ailesinin beklemekten başka çaresi yoktur. Hayat bütün anlamsızlığıyla devam edecektir ta ki istenmeyen misafirler su kuyularının başında belirene kadar.

Yamaçtan inen çingeneler ironik bir biçimde soyluları, iyi ile kötüyü belirleyen zümreyi temsil ederler. Kızın eline tutuşturdukları kitap kendi öğretileridir. Baba ile kızının elinde kalan son yaşam kaynağıdır bu su kuyusu. Babanın sert çıkışıyla çingeneler kovulur fakat onlar geri dönüp her şeyi ele geçireceklerini belirtmekten geri durmazlar. Tıpkı Bernhard’ın uyardığı biçimde, “her neye dokundularsa ki her şeye dokundular, onu değersizleştirdiler.” Ve su kurur. Artık yaşamanın imkansız bir hale gelmesi sonunda Ohlsdorfer’ların yazgılarını terk edip yola koyulmalarını gerektirir. Artık Bernhard’ın gittiği yoldan iyi’nin ve kötü’nün ötesine geçmeleri gerekmiştir.

Nietzsche’nin çokça bahsettiği gibi Tanrı’yı öldürüp iyi’nin ve kötü’nün ötesine geçmek kolay değildir. Bu çetin yolda başınız sıkıştığında yaslanabileceğiniz ne bir Tanrınız ne de sizi çekecek bir atınız vardır. Tüm çıplaklığınızla ayaza karşı yürüyerek yol almak zorundasınızdır. Nitekim Ohlsdorfer’lar da öteye geçmekte başarısız olurlar ve yorgun argın geri dönerler. Bundan böyle hiçbir şey olmamış gibi davransalar da hayatlarına devam etmeleri imkansızdır. Artık onlar için kaçınılmaz son gelmiştir, karanlık. Sonuçta Bela Tarr dünyayı altı günde yaratıp yedinci gün dinlenen Tanrı’ya yaptığı bu taşlamada Ohlsdorfer’ların dünyasını onun yokluğunda altı günde yok eder. Filmin ne hakkında olduğunu soranlara, “anti-genesis” cevabını vermesi sanırım bu yüzdendir.

Değerler kümesinin değişkenliği arttıkça -çağımızda olduğu gibi- insanlar iyi ve kötü’ye dayanak bulmakta zorlanırlar. Bu ne yapacağını bilememekle eş değerdir. Yaşamak da son tahlilde bir “ne yapacağım” sorusuna cevap aramaktır çünkü insan durduğunda kendinden hiç bir şey olmaz. Değerler kümesinin ve anlamın yitişi demek her insanın kendi kendini anlamlandırmasını koşut tutar. Kendini anlamlandıramayan ise, ya başka değerlerin kölesi olacak ya da kendi hiçliğinde kaybolacaktır tıpkı Ohlsdorfer’lar gibi…

“Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım. Öyle çok değerliymiş ki zaman, hep acele etmem bundandı, anladım. İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtamazsa karanlığına, yok olacaktır.”


Alıntıdır.


Harikulade bir film ve müzikler tavsiyemdir.